Yağmurun şırıltısı..
Rüzgarın fısıltısı..
Bir uğuldama sesi çıkarıyor rüzgar,
Birşey anlatmaya çalışıyor sanki.
...
Uzandığı bankın serinliği tenine işliyordu,yumruk yemişçesine bir ağrı saplandı karnına ardındansa mide bulantısı... Acısını bastırmak istermişçesine ellerini karnına bastırdı. Bir titreme dalgası yaşadı, ama havanın soğukluğundan değildi, içinden gelen bir soğukluk ruhunu donduran...Doğruldu, oturdu. Yağmuru seyredurdu. Önce bir ışık patlaması oldu. Sonra gürledi, kükredi ama korkutmadı bu onu. Adım adım yaklaştı yağmura. Islaklığa bakmak değil onu hissetmek istedi. Arkasına geçmiş onu izliyordum :
- 'gel hadi üşüyeceksin' dedim.
-'birşey olmaz' dedi.
-'ama ıslanıyorsun' dedim.
Dinlemedi...
Ve bir duygu seline kapılmıştı ki, inip kalkan göğüs kafesi..derin nefesler..sonrasında hıçkırışlar...
Gözyaşları yağmura karıştı.
Titrek dudaklarındaysa bir söz :
'' Tanrı yağmurdadır.''
21 Aralık 2009 Pazartesi
17 Aralık 2009 Perşembe
Direnmek

Yalan söylemek dediğin,
Başka bir gerçeklik yaratmaktır
Gerçeğin içinde
İnanmadıkları.
Hayal kurmak dediğin,
Başka bir yalan yaratmaktır aklında,
Gerçeğin içinde
Yürekten inandığın.
Direnmek dediğin,
Yalandan ibaret gerçeklere
Hayal kurdurmaktır.
Dik durmak gibi sonsuz uzayın içinde,
Bir yokluk vaat eden hayalci göklere
"Hayır."
Demektir.
Korku
Evrenin bir ucundan öbür ucuna kadar.
Sonsuzluğun sana hissettirdiği çaresizliğin içinde.
Kaybolmanın eşiğinde.
Tanıdık varlıkların, yüzlerin peşinde.
Paralel evrenlerin arkasında, Tanrı'nın gözlerinde.
Ellerinde, aklında ve içinde.
Her şeyin unutulduğu vakitler.
Kim? Ne? Ne zaman?
Sorular, sebepler, cevaplar.
Uzanan yollar,
Evrenin bir ucundan öbür ucuna kadar.
Duran kalpler.
Atan kalpler.
Onlar.
Bizler.
Yer edinmek kendine.
Bulmak kendini.
Kendini kandırmak,
Benim gibi.
Korkmak deli gibi.
Kaybolana kadar sınırların içinde
Evrenin başlangıcından sonuna kadar.
Sonsuzluğun sana hissettirdiği çaresizliğin içinde.
Kaybolmanın eşiğinde.
Tanıdık varlıkların, yüzlerin peşinde.
Paralel evrenlerin arkasında, Tanrı'nın gözlerinde.
Ellerinde, aklında ve içinde.
Her şeyin unutulduğu vakitler.
Kim? Ne? Ne zaman?
Sorular, sebepler, cevaplar.
Uzanan yollar,
Evrenin bir ucundan öbür ucuna kadar.
Duran kalpler.
Atan kalpler.
Onlar.
Bizler.
Yer edinmek kendine.
Bulmak kendini.
Kendini kandırmak,
Benim gibi.
Korkmak deli gibi.
Kaybolana kadar sınırların içinde
Evrenin başlangıcından sonuna kadar.
28 Kasım 2009 Cumartesi
4 Satırla 24 Hayat... Bir
4 Satırla 24 Hayat
Bir
-1-
Yazdığı her kelimeyi sildi. Yine. Ekran bomboştu. Ellerini saçları arasında gezdirdi, hafifçe öksürdü.
"James?"
"Öyle biri burada yaşamıyor artık."
"James?"
"Öyle biri burada yaşamıyor artık."
***
-2-
Cama yağmur damlaları vuruyordu sertçe. Saat geceyarısını vuruyordu. Çanın her vuruşunda onun ve diğerleri gibilerinin suratlarını hatırladı... Suratlar! Suratlar! Suratlar! "Bir an ve bütün gözler boş bakar."
Şimdi boş boş ağlasın o. Bırak.
Şimdi boş boş ağlasın o. Bırak.
***
-3-
"O asla senin olmayacak."
"Senin de."
"İşe yaramıyor."
"İşe yaramıyor."
"Biliyorum... Ne yazık ki biliyorum."
***
-4-
Şehir hayatının acımasızlığını ne zaman unutabilirsin?
Unutamazsın. Gazeteler, televizyon... Bu gerçeği sana durmaksızın hatılatır.
Ama ona başka bir gözle bakabilirsin. Bu şehri gör başkasının gözlerinden. Bak. Masumiyeti,
parlak şehir ışıklarında gizlidir.
***
-5-
"Boşuna çabalıyoruz. Gerçekten. Söyler misin, romanlara konu olan kaç tane aşk gerçekten yaşanmıştır? Bence hiçbiri. Çünkü istediği kadar gerçek olsun, bir kere o hayal dünyasına taşıdın mı bunu... Gerçekler bile başka bir okuyucunun zihninde... Hayal olur."
***
-6-
Gülümsüyordu!
Hayatında ilk defa suratına bir gülümseme yayılmıştı.
Hayatında ilk defa suratına bir gülümseme yayılmıştı.
Bir martı, bir küçük aptal martı! Bir martı, bu mahlukatı hayata döndürmeyi başarmıştı.
O, gülümsüyordu!
***
-7-
Karanlık. Yok. Işık. Nerede. Işık. Karanlık.
Elleri deli gibi geziniyordu duvarlarda. Bir korku dalgası sarıyordu tüm vücudunu. Kan dolaşmıyordu damarlarında artık. Bulmalıydı. Hemen. Şimdi.
Elleri deli gibi geziniyordu duvarlarda. Bir korku dalgası sarıyordu tüm vücudunu. Kan dolaşmıyordu damarlarında artık. Bulmalıydı. Hemen. Şimdi.
Işık. Yok. Işık. Yok. Lazım. Işık.
***
-8-
"Ve hemen şimdi ekranda yazılı olan numarayı çevirirseniz..."
Aptal kutusunun sesini kıstı. Hızlı hızlı numarayı çevirdi. Bir dünya yaratmıştı bu kutu ona. Borçluydu. Tanrısına bir hediye sunmalıydı. O da beyniydi. Düşünme işini bırakmalıydı efendisine. Efendisi de... sunucuydu.
***
-9-
"90'larda hayat nasıldı?"
Sessizlik.
"Hey. Bir soru sordum..."
"Daha güzeldi." dedi gözyaşlarını silerken. "Daha güzeldi."
***
-10-
Bazen yazı yazmak bile zor geliyor bana. Bazen, hiçbirşey yapmadan oturmak istiyorum. Evet, oturup televizyon izleyesim var. Yarını, dünü ve bugünü düşünmek istemiyorum. Sonra gidip hayal kuracağım. Başkalarına ait olanları sahipleneceğim. Ve sanırım... mutlu olacağım.
***
-11-
Gitarını aldı eline. Bıraktı kendini. Zihninin bir köşesi hayretle izliyordu notaların bir bir doğuşunu. Ellerinde tuttuğu sadece bir gitar değildi. Onun diliydi, ağzıydı! Kimse lafını bölemezdi. O konuşuyordu. İnsanlar dinleyecekti.
"Matt! Haydi yemeğe!" ...insanlar bekleyecekti.
***
-12-
Bu hayatlar sizin değil. Bu hayatlardan biri benim değil.
"Yalancı."
"Ne olmuş yani? Bana soru sorsunlar istemiyorum. Ah insanoğlu!"
"Ne olmuş yani? Bana soru sorsunlar istemiyorum. Ah insanoğlu!"
"Ne dersen de, hala koca bir yalancısın Daniels."
***
25 Kasım 2009 Çarşamba
...
Severim aslında hayal kurmayı. Uzaklara dalıp kendimi soyutlamayı. Güzeldir aslında yalnız olmak. Kafanı dinlemek dertlerini unutmak. Unutmasan bile onlardan uzaklaşmak. Kafana dank edene kadar yalnızlığın farkına varmamak. Sonra aniden tepetaklak olursun konuşmaya ihtiyaç duyar O'nu arar durursun... Fırsatlar böyle kaçıyor işte elinden. Azı için çoğundan vazgeçiyorsun. Sonra bir pişmanlık duyuyorsun ama geri dönemiyorsun. Yaptıklarının arkasında duramıyorsun. Görünmediğin olmadığın biri olmaya çalışıyorsun bazen de, gerçek yüzün görünmeyecek mi sanıyorsun birgün? Evet evet evet... sen söylemezsen kimse öğrenmez.Öğrenemez. O yüzden ağzını sıkı tut. Konuşma. Ayaklarını seke seke yürüme. Dans etme. Şarkı söyleme, kargalara acı. Mutluluk çınlayan sözler bitti artık. Bu kadar karamsar ol işte. Ve bu dediklerimin hiçbirini yapma.
Neyse kalın hadi sağlıcakla.
Neyse kalın hadi sağlıcakla.
12 Kasım 2009 Perşembe
Dilek
Şakır şakır yağmur yağıyor,evde tekim aslında klasik yaptıklarımı yaptım,al kahveyi eline balkona çık ve yağmuru izle,aşağıdaki koşuşan çocuklara bak ve bir sürü anıyı hatırla,son olarak içine huzur otursun ve gitmesin.
31 Ekim 2009 Cumartesi
Umutsuzluk
"Geri geldim."
"Hı?"
"Geri geldim." diye yineledim söylediğimi aynı ses tonuyla.
Surat ifadesi değişmişti biraz, sanki yumuşamıştı, ama yine de dehşet okunabiliyordu gözlerinden.
"Neden geldin?"
"İşte."
"İyi ama neden?"
"İşte dedim ya. Sağır mısın?"
"Teknik olarak kulaklarım olduğu söylenemez." dedi ukala bir tonda. Upuzun ve incecik kollarını bağladı.
"Ah evet. Edvard buna dikkat etmeliydi."
Bunu duyan Norveçli adam yaslandığı yerden belirli belirsiz gülümsedi. Güneşe dönük yüzü kıpkırmızı göğün altında canlı görünse de, güneş battıkça eski haline dönecekti.
"Daha iyisin ya Edvard?" dedim neşeli bir tonda.
"İyiyim ama yorgunum."
"Hangimiz değiliz ki?"
Yarı alaycı bir ses tonuyla cevap verdi Edvard'ın yanındaki arkadaşı:
"Senin pek yorgun olduğun söylenemez ama etrafındakiler öyle. Şu tiz sesinden olsa gerek."
"Yapma." dedi Edvard. "Zaten kendini kötü hissediyor. Şimdi iyice rahatsız edecek herkesi. Çığlık atmaya... Çığlık atmaya yeniden başladığında."
Sesini iyice alçaltarak cümlesini tamamladı ve arkadaşına birkaç şey daha fısıldadı.
"Üzüldün mü?" diye sordum zavallıya.
"Eh. Yanlış anlaşılmak daha çok üzüyor diyelim. Herkes benden korkuyor."
Edvard'ın arkadaşı zayıf bir şekilde güldü.
"Adıma korku filmi çevirseler yeridir."
"Çevirdiler zaten. Efsanesin artık."
"Böyle efsane olmak istemezdim açıkçası. Keşke onun gibi sevselerdi beni. Neydi o kadının adı? Mona mı?"
"Mona."
"Hah. Şanslı."
Saatime bakarken Edvard'ın zayıf öksürüklerini duydum.
"Biliyor musun Edvard, gidip dinlensen çok daha iyi olacaksın aslında."
Arkadaşı onun sırtını sıvazladı. Zavallı ise kocaman gözlerini dikmiş bana korkuyla bakıyordu.
Oslofjord göğü daha da kırmızı olmuştu artık. Gece vakti çok yakındı.
"Gidiyor musun? Lütfen biraz daha kal!"
"Biraz sesini alçalt, burada yanlız değilsin."
Sözümü bitirir bitirmez yandaki kadın belli belirsiz kıpırdandı. Gözlerini açıp kapadı, sonra tekrar uykuya daldı.
Zavallı arkasını döndü. Edvard ona tuhaf bir bakış attı, sonra ikisi de yüzünü bana döndü.
"Özür dilerim. Ama geri geleceksin değil mi?"
"Bilmiyorum."
Simsiyah kıyafeti içinde omuzları kıpırdadı. Derin derin içini çekti.
"Onlar da gittikten sonra..." dedi Edvard ve arkadaşını işaret ederek. "Yalnız kalacağım."
"Yalnız değilsin. Korkunç değilsin. Sen sadece yanlış anlaşılmışsın, zavallıcık." dedim ve kapıya doğru gitmek üzere yola koyuldum arkamda Oslofjord'u ve kıpkırmızı göğü bırakarak.
Son bir kez arkama baktım. Yine oradaydı. İri gözleri dolar gibi oldu, suratına hüzünlü bir ifade yerleşti ben bakınca. Edvard ve arkadaşının yanına başka biri daha eklendi ve uzaklara doğru yola koyuldular. Panikledi. Söylediklerini unutup bağırmaya başladı:
"GİTME! LÜTFEN!"
Tekrar baktığımda ise zaman donmuştu onun için. Kapana kısılmıştı. Yine dehşeti yüzünden okunuyordu:
"Hı?"
"Geri geldim." diye yineledim söylediğimi aynı ses tonuyla.
Surat ifadesi değişmişti biraz, sanki yumuşamıştı, ama yine de dehşet okunabiliyordu gözlerinden.
"Neden geldin?"
"İşte."
"İyi ama neden?"
"İşte dedim ya. Sağır mısın?"
"Teknik olarak kulaklarım olduğu söylenemez." dedi ukala bir tonda. Upuzun ve incecik kollarını bağladı.
"Ah evet. Edvard buna dikkat etmeliydi."
Bunu duyan Norveçli adam yaslandığı yerden belirli belirsiz gülümsedi. Güneşe dönük yüzü kıpkırmızı göğün altında canlı görünse de, güneş battıkça eski haline dönecekti.
"Daha iyisin ya Edvard?" dedim neşeli bir tonda.
"İyiyim ama yorgunum."
"Hangimiz değiliz ki?"
Yarı alaycı bir ses tonuyla cevap verdi Edvard'ın yanındaki arkadaşı:
"Senin pek yorgun olduğun söylenemez ama etrafındakiler öyle. Şu tiz sesinden olsa gerek."
"Yapma." dedi Edvard. "Zaten kendini kötü hissediyor. Şimdi iyice rahatsız edecek herkesi. Çığlık atmaya... Çığlık atmaya yeniden başladığında."
Sesini iyice alçaltarak cümlesini tamamladı ve arkadaşına birkaç şey daha fısıldadı.
"Üzüldün mü?" diye sordum zavallıya.
"Eh. Yanlış anlaşılmak daha çok üzüyor diyelim. Herkes benden korkuyor."
Edvard'ın arkadaşı zayıf bir şekilde güldü.
"Adıma korku filmi çevirseler yeridir."
"Çevirdiler zaten. Efsanesin artık."
"Böyle efsane olmak istemezdim açıkçası. Keşke onun gibi sevselerdi beni. Neydi o kadının adı? Mona mı?"
"Mona."
"Hah. Şanslı."
Saatime bakarken Edvard'ın zayıf öksürüklerini duydum.
"Biliyor musun Edvard, gidip dinlensen çok daha iyi olacaksın aslında."
Arkadaşı onun sırtını sıvazladı. Zavallı ise kocaman gözlerini dikmiş bana korkuyla bakıyordu.
Oslofjord göğü daha da kırmızı olmuştu artık. Gece vakti çok yakındı.
"Gidiyor musun? Lütfen biraz daha kal!"
"Biraz sesini alçalt, burada yanlız değilsin."
Sözümü bitirir bitirmez yandaki kadın belli belirsiz kıpırdandı. Gözlerini açıp kapadı, sonra tekrar uykuya daldı.
Zavallı arkasını döndü. Edvard ona tuhaf bir bakış attı, sonra ikisi de yüzünü bana döndü.
"Özür dilerim. Ama geri geleceksin değil mi?"
"Bilmiyorum."
Simsiyah kıyafeti içinde omuzları kıpırdadı. Derin derin içini çekti.
"Onlar da gittikten sonra..." dedi Edvard ve arkadaşını işaret ederek. "Yalnız kalacağım."
"Yalnız değilsin. Korkunç değilsin. Sen sadece yanlış anlaşılmışsın, zavallıcık." dedim ve kapıya doğru gitmek üzere yola koyuldum arkamda Oslofjord'u ve kıpkırmızı göğü bırakarak.
Son bir kez arkama baktım. Yine oradaydı. İri gözleri dolar gibi oldu, suratına hüzünlü bir ifade yerleşti ben bakınca. Edvard ve arkadaşının yanına başka biri daha eklendi ve uzaklara doğru yola koyuldular. Panikledi. Söylediklerini unutup bağırmaya başladı:
"GİTME! LÜTFEN!"
Tekrar baktığımda ise zaman donmuştu onun için. Kapana kısılmıştı. Yine dehşeti yüzünden okunuyordu:
27 Ekim 2009 Salı
Sonbahar

Bir mevsim vardır ki,kimilerine hüznü,gözyaşını,ayrılıkları anlatır. Kimileri de vardır ki gökten düşen her yağmur damlası onun ilhamıdır. Hüzünlü bir zaman...kimisine göre acı,kimisine göre tatlı. Severler bu tatlı hüznü,yağmuru,bulutları. Ağlak suratlı bulutlar gözyaşlarını tutamaz,gözyaşı sel olur gider. İlham melekleri üşüşür başına göster marifetini der...
24 Ekim 2009 Cumartesi
Bir İç Dünya
Dil Ve Anlatım dersi için yazdığım bir öykü..İlk defa yazdığımı belirtmek isterim.
Günlerden cumartesiydi.Hava gündüz vakti güneşli olmasına rağmen akşama doğru iyice kapatmıştı.Yağmur havasıydı bu.Gri,kasvetli ve tuhaf derecede sıcak.Yağmurun bir türlü yağmamasından dolayı oluşan bu kasvetli havanın basıncı genç kızın başını ağrıtmıştı."Yağmur yağsa da şu kahrolası ağrıdan bir an önce kurtulsam."diye düşündü kız.İlaç kullanmaktan nefret ederdi,onun yerine insan iradesine inanırdı.Herhalde baş ağrısının bir süre sonra kendiliğinden geçeceğini düşünmüştü.Her şeyi göklerden beklememek lazımdı.
Biraz temiz hava almak için dışarı çıkmıştı genç kız.Evine gidince ödevlerini yapacak,sonra da en sevdiği diziyi seyredecekti.En azından şimdilik planı buydu.Biraz mutlu olmayı hak ediyorum sanırım,diye geçirdi içinden,öyle her şeyi kafaya takarak olmaz bu işler.Daha para biriktirecekti,kendine bol bol kitap alacaktı,öyle söz vermişti kendine.Çok okuyup adam olmak istiyordu,ve tabii ki de kim olduğunu insanlara göstermeyi.Sonra da biraz güzelleşecekti,belki kilo verir veya saçlarını boyardı.Böylece kendinden başka kıskanacak kimsesi olmayacaktı.
Eve doğru giderken bir kız gördü;yanında arkadaşıyla dolanıyordu.Kız olukça güzeldi;duru bir teni,düzgün saçları,mavi gözeri ve kocaman bir gülümsemesi vardı.Tabii ki normalde nasıl biri olduğunu bilemezdi ancak dışarıdan göründüğü kadarıyla oldukça mutluydu.Niye ben de böyle olamıyorum,diye düşündü genç kız,neden sorun onlarda değil de bende?Bir süre boyunca böyle düşündü durdu.Evine doğru yürürken bir anda duruverdi."Ya ben deli miyim?Bunca zamandır durmadan ağlayıp sızlanıyorum.Onca test yaptırmadım mı?O testlerden aslında farklı biri olduğum ve bu farklılığın iyi anlamda olduğu anlaşılmadı mı?E ben hala ne diye sızlanıyorum o zaman?"
Aslında dışarıdan pek göstermesem de zekiyim,diye düşündü,o sırada yüzünde bir tebessümle yavaşça yürümekteydi."Madem ben büyük adam olmak istiyorum,o zaman insanların beni görmesine izin vermeliyim.Kutunun dışına çıkmalıyım artık."dedi ve bir anda kahkahaya boğuldu.Kutu deyince aklına Var Mısın yok Musun'daki Hamdi Bey gelmişti.
Artık eve iyice yaklaşmıştı.Geçecek tek bir trafik lambası kalmıştı.Geçtikten sonra da eve doğru hızlı adımlarla ilerleyip sonra biraz kestirecekti.Son kararı buydu,dizi izlemekten vazgeçmişti.Kapının anahtarını çevirirken bile kafasında plan yapıyordu.Belki de bir arkadaştan yardım almalıyım,diye düşündü ayakkabılarını çıkarırken,belki bir fikir almak işe yarayabilir.
Soyunup uyumadan önce genç kızın canı tek bir şarkı dinlemek istedi.Şarkıda "Hiçbir şey gerçek değil ve hiçbir şey takmaya değmez.Hayat gözler kapalıyken daha kolay" deniliyordu.Şarkı esnasında aklına bir şey geldi kızın.Bir not defteri tutacak ve düşüncelerini oraya yazacaktı.Böylece bir nebze de olsa rahatlayacaktı.Evde boş bulduğu bir not defterine ilk olarak şunları yazdı yatmadan önce:"Sokaktaki kediyi bile kıskanacak kadar salak değilim ."
Başını yastığa koyup uykuya dalarken gülümsüyordu.Kediyi düşünüyordu.
Günlerden cumartesiydi.Hava gündüz vakti güneşli olmasına rağmen akşama doğru iyice kapatmıştı.Yağmur havasıydı bu.Gri,kasvetli ve tuhaf derecede sıcak.Yağmurun bir türlü yağmamasından dolayı oluşan bu kasvetli havanın basıncı genç kızın başını ağrıtmıştı."Yağmur yağsa da şu kahrolası ağrıdan bir an önce kurtulsam."diye düşündü kız.İlaç kullanmaktan nefret ederdi,onun yerine insan iradesine inanırdı.Herhalde baş ağrısının bir süre sonra kendiliğinden geçeceğini düşünmüştü.Her şeyi göklerden beklememek lazımdı.
Biraz temiz hava almak için dışarı çıkmıştı genç kız.Evine gidince ödevlerini yapacak,sonra da en sevdiği diziyi seyredecekti.En azından şimdilik planı buydu.Biraz mutlu olmayı hak ediyorum sanırım,diye geçirdi içinden,öyle her şeyi kafaya takarak olmaz bu işler.Daha para biriktirecekti,kendine bol bol kitap alacaktı,öyle söz vermişti kendine.Çok okuyup adam olmak istiyordu,ve tabii ki de kim olduğunu insanlara göstermeyi.Sonra da biraz güzelleşecekti,belki kilo verir veya saçlarını boyardı.Böylece kendinden başka kıskanacak kimsesi olmayacaktı.
Eve doğru giderken bir kız gördü;yanında arkadaşıyla dolanıyordu.Kız olukça güzeldi;duru bir teni,düzgün saçları,mavi gözeri ve kocaman bir gülümsemesi vardı.Tabii ki normalde nasıl biri olduğunu bilemezdi ancak dışarıdan göründüğü kadarıyla oldukça mutluydu.Niye ben de böyle olamıyorum,diye düşündü genç kız,neden sorun onlarda değil de bende?Bir süre boyunca böyle düşündü durdu.Evine doğru yürürken bir anda duruverdi."Ya ben deli miyim?Bunca zamandır durmadan ağlayıp sızlanıyorum.Onca test yaptırmadım mı?O testlerden aslında farklı biri olduğum ve bu farklılığın iyi anlamda olduğu anlaşılmadı mı?E ben hala ne diye sızlanıyorum o zaman?"
Aslında dışarıdan pek göstermesem de zekiyim,diye düşündü,o sırada yüzünde bir tebessümle yavaşça yürümekteydi."Madem ben büyük adam olmak istiyorum,o zaman insanların beni görmesine izin vermeliyim.Kutunun dışına çıkmalıyım artık."dedi ve bir anda kahkahaya boğuldu.Kutu deyince aklına Var Mısın yok Musun'daki Hamdi Bey gelmişti.
Artık eve iyice yaklaşmıştı.Geçecek tek bir trafik lambası kalmıştı.Geçtikten sonra da eve doğru hızlı adımlarla ilerleyip sonra biraz kestirecekti.Son kararı buydu,dizi izlemekten vazgeçmişti.Kapının anahtarını çevirirken bile kafasında plan yapıyordu.Belki de bir arkadaştan yardım almalıyım,diye düşündü ayakkabılarını çıkarırken,belki bir fikir almak işe yarayabilir.
Soyunup uyumadan önce genç kızın canı tek bir şarkı dinlemek istedi.Şarkıda "Hiçbir şey gerçek değil ve hiçbir şey takmaya değmez.Hayat gözler kapalıyken daha kolay" deniliyordu.Şarkı esnasında aklına bir şey geldi kızın.Bir not defteri tutacak ve düşüncelerini oraya yazacaktı.Böylece bir nebze de olsa rahatlayacaktı.Evde boş bulduğu bir not defterine ilk olarak şunları yazdı yatmadan önce:"Sokaktaki kediyi bile kıskanacak kadar salak değilim ."
Başını yastığa koyup uykuya dalarken gülümsüyordu.Kediyi düşünüyordu.
22 Ekim 2009 Perşembe
Bulutlar..
Gökyüzünde mor bulutlar dizilmişlerdi yine farklı şekillerde bir dizi halinde. Farklı sülietler bana bakıyordu sanki gökyüzünden. Birileri beni izliyordu. Bulutlardı onlar.Pamuksu yumuşaklıktaki görünümleriyle çöküyorlardı tepemize yavaş yavaş. Hareket ediyorlardı. Onlar mı hareket ediyorlardı? Dünya mı dönüyordu? Onlar hareket ediyordu,buna inanmak istedim o an. Arabanın hafif aralanmış camından izliyordum onları. Morumsu bir karartıyla ahenkle dizilmişlerdi. Arabanın çalışmasıyla irkildim bir an. Bozuntuya vermeden aralık olan camı tamamen açtım. Arabanın hareket etmesiyle hafiften bir rüzgar vurdu yüzüme,peşisıra bir serinlik...ardındansa çiseleyen yağmur...Başımı camdan çıkardım,araba hızlanmaya başladı,hızlanmak için bunu beklermiş gibi. Hızlandıkça yolda belirsizleşen şerit çizgileri gibi zamanda belirsizleşti. Şimdi yağmur damlaları daha sert vuruyordu yüzüme. Gözlerimi kapadım ve kendimi ana bıraktım. Zaman anlamsızlaştı... Herşey anlamını yitirdi... Bir kablo uzantısıyla kulaklarımda çalan '15 step''e odakladım kendimi. ''you used to be alright,what happened? etcetera etcetera'' diyordu. Bu sözlerle birlikte birşey daha düşünüyordum. Hala beni izleyen bulutları...
9 Ekim 2009 Cuma
Kış Evine Dönerken...
Bir akşam vakti daha. Hava soğuk. Yakındır kışın gelmesi. Gökyüzü konuşacak havasında değil, kademe kademe uzaya kavuşan bir renge bürünüyor.
Uzakta, sanki Tanrı bir ağaçtan kıpkırmızı bir elmayı koparmış da oraya bırakmış gibi güneş batıyor. Kırmızılık güneşe sığmıyor, köprünün ardından nehre vuruyor. Gri renginden sıkılmış, binaları boyuyor. Gökyüzünün duygusuzluğuna direniyor. Son kez, biz şehir insanlarına güç veriyor. Ayın gizemli ve güvenilmez havasından önce bir kere daha göz kırpıyor sanki.
Odanın derinlerinde güzel bir İtalyan şarkısı çalıyor. Ufak bir rüzgarla geliyor kulaklarıma. Pencereden içeri apartmanın yanındaki ağaçtan kurumuş bir yaprağın düştüğü gün geliyor aklıma. Çizimlerin, kalemlerin, resimlerin arasına zarifçe inişini hatırlıyor, kendi kendime gülümsüyorum. Bugün, Londra'da olmak için güzel bir gün.
Dışarıdaki koşuşturmaca görmezden gelinecek gibi değil. Farklı insanlar, farklı hayatları ve farklı üzüntüleriyle oradalar: Gözlerini satırlar arasında gezdirenler, ağlayanlar, mutluluk için mücadele edenler, şikayet edenler... Bazen tek tek hikayelerini dinlemek istiyor insan. Birbirimizden neden böyle ölesiye kaçtığımızı merak ediyor insan. Önyargıların neden varolduğunu anlamak istiyor. Cevaplar tahmin ettiğinden daha da kötü geliyor, susup oturuyor tarih çizgisindeki yerine.
Bir daha asla bugünün "bugün" olmayacağını hatırlıyorum. Aslında her günün ne kadar değerli olduğunu bir kez daha anlıyorum. Başkalarının da anlamasını diliyorum.
Bir akşam vakti daha. Kağıdın sonuna geliyorum. Yarın yeni bir kağıda uzanacak elim. Yarın yeni fikirlere ulaşacak zihnim. Yarın bugünden daha güzel bir gün olacak.
Aşık olduğum şehre tekrar bakıyorum.
"Londra, neden hayallere dalıyorsun sen benim gibi?
Sen hayalin ta kendisisin."
Uzakta, sanki Tanrı bir ağaçtan kıpkırmızı bir elmayı koparmış da oraya bırakmış gibi güneş batıyor. Kırmızılık güneşe sığmıyor, köprünün ardından nehre vuruyor. Gri renginden sıkılmış, binaları boyuyor. Gökyüzünün duygusuzluğuna direniyor. Son kez, biz şehir insanlarına güç veriyor. Ayın gizemli ve güvenilmez havasından önce bir kere daha göz kırpıyor sanki.
Odanın derinlerinde güzel bir İtalyan şarkısı çalıyor. Ufak bir rüzgarla geliyor kulaklarıma. Pencereden içeri apartmanın yanındaki ağaçtan kurumuş bir yaprağın düştüğü gün geliyor aklıma. Çizimlerin, kalemlerin, resimlerin arasına zarifçe inişini hatırlıyor, kendi kendime gülümsüyorum. Bugün, Londra'da olmak için güzel bir gün.
Dışarıdaki koşuşturmaca görmezden gelinecek gibi değil. Farklı insanlar, farklı hayatları ve farklı üzüntüleriyle oradalar: Gözlerini satırlar arasında gezdirenler, ağlayanlar, mutluluk için mücadele edenler, şikayet edenler... Bazen tek tek hikayelerini dinlemek istiyor insan. Birbirimizden neden böyle ölesiye kaçtığımızı merak ediyor insan. Önyargıların neden varolduğunu anlamak istiyor. Cevaplar tahmin ettiğinden daha da kötü geliyor, susup oturuyor tarih çizgisindeki yerine.
Bir daha asla bugünün "bugün" olmayacağını hatırlıyorum. Aslında her günün ne kadar değerli olduğunu bir kez daha anlıyorum. Başkalarının da anlamasını diliyorum.
Bir akşam vakti daha. Kağıdın sonuna geliyorum. Yarın yeni bir kağıda uzanacak elim. Yarın yeni fikirlere ulaşacak zihnim. Yarın bugünden daha güzel bir gün olacak.
Aşık olduğum şehre tekrar bakıyorum.
"Londra, neden hayallere dalıyorsun sen benim gibi?
Sen hayalin ta kendisisin."
27 Eylül 2009 Pazar
Takvim Yapraklarına Rağmen

Bazen insanın kafası o kadar karışıyor ki, kim olduğunu unutuveriyor. Doğru birşey yaptığınızı sanarken kendinizi bir yığın yanlışın içinde buluyorsunuz. Bir anlık boşvermeniz, bütün herşeyi mahvedebiliyor, sizi kendi ırkınıza karşı silahsız bırakabiliyor. Bir de buna sonbahar faktörü eklenince insan hepten kayboluyor duygularının içinde.
Sonbaharın yüzünü iyice göstermeye başladı, özlediğim rüzgarlar sonunda sarıyor etrafımı. Yine de hüzünlenmiyor değilim biraz da... Aklıma şimdi bomboş olan sahiller, yerini yağmurlu arazilere bırakmış festivaller geliyor. Elimizde fotoğraflarla ve zihnimizin bir köşesinde anılarla yeni bir mevsimi karşılıyoruz.
Televizyonda yeni programlar, dallarda eskiyen yapraklar, bunların arasında hayatını devam ettirmeye çalışan biz. Ait olduğumuz yeri ararken daha çok kayboluyoruz sanki. Birgün mutluluktan Güneş'e dokunacakken, öbür gün kendimizi sarı yapraklarla kaplı bir parkta hıçkıra hıçkıra ağlarken buluyoruz. Hala şu şahıs ne yapmış,o neden öyle demiş, neden o kişi o kadar soğukmuş merak ediyoruz. Kendimiz mükemmelmiş gibi, başkalarında kusur buluyoruz. Bazen küçümsüyoruz, bazen gökyüzünde altın bir tahta oturtuyoruz. Yaptıklarımız o kadar doğru geliyor ki, kendimizi sorgulamıyoruz bile.
Televizyonda yeni programlar, dallarda eskiyen yapraklar, bunların arasında hayatını devam ettirmeye çalışan biz. Ait olduğumuz yeri ararken daha çok kayboluyoruz sanki. Birgün mutluluktan Güneş'e dokunacakken, öbür gün kendimizi sarı yapraklarla kaplı bir parkta hıçkıra hıçkıra ağlarken buluyoruz. Hala şu şahıs ne yapmış,o neden öyle demiş, neden o kişi o kadar soğukmuş merak ediyoruz. Kendimiz mükemmelmiş gibi, başkalarında kusur buluyoruz. Bazen küçümsüyoruz, bazen gökyüzünde altın bir tahta oturtuyoruz. Yaptıklarımız o kadar doğru geliyor ki, kendimizi sorgulamıyoruz bile.
Bugün 27 Eylül, güzel bir sonbahar günü. Yarını düşünmeden yazdığımı söyleyeceğim size, inanmayın. Yağmur damlaları vursun pencereye, bulutları özgür bırakın. Düşünceleriniz aksın avuçlarınızdan, sonuçları umursamayın. Arada bir zihninizdeki aynadan kendinize bakın. Elinize bir fincan kahve alın, ıslak sokağa bakın. Takvimlere rağmen:
"Carpe Diem..."
24 Eylül 2009 Perşembe
Sıkıntıya Davet.
Öğrenci milleti olarak sorunumuz başladı hadi hayırlı olsun diyorum.Okula gittik geldik,sınıfları gördük üzüldük,öğretmenleri gördük ayrı şok olduk,ders programına baktık bu ne biçim şeydir? diye sitem ettik ve birgün de böyle atlatıldı.
İnadına ders programını yazmadım biliyorum çünkü yarın gene değişir hatta haftaboyu kağıt gelir kağıt gider sınıfa..Kalemsiz bir öğrenciyim hem ben.
Kendimizi bişi sanarcasına bu sınıf ne biçim be diye eleştirdik sanki biz çok harika veya inekmişiz gibi gözlüklerle baktık sınıfa karşı ne hayaller vardı ne oldumu dedim şimdi ben?
Okulun en ilginç gördüğüm herhalde saçını matt'e benzetmeye çalışmaya çalışan sevgili bi arkadaşımdı :) bu ne sevgi değil mi saç konusunda bile frontmanımızı örnek alıyor yarabbi! ;p olsun severim ben onu.
İçimde hala gereksiz bir sıkıntı dolanıyor..
İnadına ders programını yazmadım biliyorum çünkü yarın gene değişir hatta haftaboyu kağıt gelir kağıt gider sınıfa..Kalemsiz bir öğrenciyim hem ben.
Kendimizi bişi sanarcasına bu sınıf ne biçim be diye eleştirdik sanki biz çok harika veya inekmişiz gibi gözlüklerle baktık sınıfa karşı ne hayaller vardı ne oldumu dedim şimdi ben?
Okulun en ilginç gördüğüm herhalde saçını matt'e benzetmeye çalışmaya çalışan sevgili bi arkadaşımdı :) bu ne sevgi değil mi saç konusunda bile frontmanımızı örnek alıyor yarabbi! ;p olsun severim ben onu.
İçimde hala gereksiz bir sıkıntı dolanıyor..
21 Eylül 2009 Pazartesi
Engeller nereye kadar be kardeşim?
Youtube ve Geocities'den sonra da LastFm ve MySpace kapatılmış.Tahminimce şu beleşe müzik indirmeyi akıllarınca kaldırmaya çalışmışlar ama biliyorlar mıdır ki başarılı olacaklar mı?
Pek fazla edilecek bir söz yok,kısaca demediğimi bırakmamakla yetiniyorum.Size de tavsiye ederim.Buradan buyurun:
www.myspace.com ve www.lastfm.com.tr
Pek fazla edilecek bir söz yok,kısaca demediğimi bırakmamakla yetiniyorum.Size de tavsiye ederim.Buradan buyurun:
www.myspace.com ve www.lastfm.com.tr
16 Eylül 2009 Çarşamba
ama olmaz ki bu bana yapılmaz ki
eveeeeet,sanırım blogun "en rahat olmaya çalışan yazarı" bu sefer yine yazamıyor!Asıl bilgisayarına tüm yazıları kaydeden ve flash belleğe aktaran bu insancık,annesinin tamirden yeni çıkmış bilgisayarına bakıyor ve Microsoft Word'ün yüklü olmaığını görüyor.En sonunda da programı indirmeye çalışırken deliriyor.
Valla yazıcam bak söz veriyorum.Tabii sinirden delirmezsem.Öpüldünüz.
Valla yazıcam bak söz veriyorum.Tabii sinirden delirmezsem.Öpüldünüz.
13 Eylül 2009 Pazar
Bir Yazarın Not Defterinden
Bugün, farklı bir gün. Öyle diyor bir ses. Ufak hayalkırıklığı kırıntıları var içimde hala. Biraz kırgınım, biraz da üşüdüm. Gramofondan gelen cızırtılı müzik yine tüm gücüyle hücum ediyor duygularıma. Ellerimde tutamadığım bir kuş gibi uçup gidiyor harfler ellerimden, gözlerinizin önüne dökülüyor. Saklanıp kırık dizelerimin arasına, halinize biraz şaşkın biraz da eğlenerek bakıyorum. Yanlış zamanda yanlış yerde olmanın keyfine varıyorum. Biraz gülümsemişken, sonra yeniden saklanmam gerektiğini hatırlıyorum, gözlerim daktiloya kayıyor. Duraksıyorum. Yağmur damlaları çarpıyor cama dövercesine. Yine içim üreperiyor, kendi okyanusumun dalgalarıyla boğuşurken şömineyi yakmayı unuttuğumu hatırlayıveriyorum. Kendi kendime gülüyorum sessizce, kedim uyansın istemiyorum. Alevler odunları sararken, yine daktilonun tuşlarına vururken buluyorum kendimi. Kağıtlar birbiri ardına tükeniyor, dakikalar da. Ama umrumda değil, zamanla oldum olası anlaşamamışımdır zaten... Güneş batmak üzereyken ilham perim çekip gidiveriyor birden. Kızgın olmam onu geri çağırmaz, biliyorum, o yüzden sakince pencerenin önünde durup aşağıdaki sokağa bakıyorum. Aklım başka yerde, bakıyorum ama hiçbirşey görmüyorum aslında. Soruyorum kendime, nasıl oluyor da bu kadar birbirimize bu kadar yakınken ayrı olabiliyoruz? Nasıl bir şekilde buluşuyor gözlerimiz, bir saniyeliğine olsa da? Aramızdaki o ince sınır yıkılmaz, biliyorum, yıkılırsa yok olursun zaten. Tek isteğimdir, bunun anlık olmadığını anlamam için bir işaret göndermen...
Bazen bavulumu alıp çekip gidesim geliyor bu yerlerden ait olduğum yere. Ama yapamam. Gitmektense zihinsel direniş daha mantıklı geliyor bir şekilde. Kim olsa benim yerimde, ona böyle derdim: "Git! Git o zaman!" ama kendime gelince... Terzi kendi söküğünü dikemez ya, duruyorum öylece çaresizce.
Yeniden daktilomun başına geçiyorum, seni düşünüyorum ve yazıyorum:
Bugün, farklı bir gün. Öyle diyor bir ses. Ufak hayalkırıklığı kırıntıları var içimde hala...
Bazen bavulumu alıp çekip gidesim geliyor bu yerlerden ait olduğum yere. Ama yapamam. Gitmektense zihinsel direniş daha mantıklı geliyor bir şekilde. Kim olsa benim yerimde, ona böyle derdim: "Git! Git o zaman!" ama kendime gelince... Terzi kendi söküğünü dikemez ya, duruyorum öylece çaresizce.
Yeniden daktilomun başına geçiyorum, seni düşünüyorum ve yazıyorum:
Bugün, farklı bir gün. Öyle diyor bir ses. Ufak hayalkırıklığı kırıntıları var içimde hala...
Ağlamak İçin Gözden Yaş Mı Akmalı ?
Ağlamak için gözden yaş mı akmalı ?
Dudaklar gülerken, insan ağlayamaz mı ?
Sevmek için güzele mi bakmalı ?
Çirkin bir tende güzel bir ruh, kalbi bağlayamaz mı ?
Hasret; özlenenden uzak mı kalmaktır ?
Özlenen yakındayken hicran duyulamaz mı ?
Hırsızlık; para, malmı çalmaktır ?
Saadet çalmak, hırsızlık olamaz mı ?
Solması için gülü dalından mı koparmalı ?
Pembe bir gonca iken gül dalında solmaz mı ?
Öldürmek için silah, hançer mı olmalı ?
Saçlar bağ, gözler silah, gülüş, kurşun olamaz mı ?
VICTOR HUGO
Dudaklar gülerken, insan ağlayamaz mı ?
Sevmek için güzele mi bakmalı ?
Çirkin bir tende güzel bir ruh, kalbi bağlayamaz mı ?
Hasret; özlenenden uzak mı kalmaktır ?
Özlenen yakındayken hicran duyulamaz mı ?
Hırsızlık; para, malmı çalmaktır ?
Saadet çalmak, hırsızlık olamaz mı ?
Solması için gülü dalından mı koparmalı ?
Pembe bir gonca iken gül dalında solmaz mı ?
Öldürmek için silah, hançer mı olmalı ?
Saçlar bağ, gözler silah, gülüş, kurşun olamaz mı ?
VICTOR HUGO
12 Eylül 2009 Cumartesi
Çeyrek Final Yolunda.
Aslında hepsi harikaydı.Hido da,Engin de sorunlarına olmasına rağmen..Ersan ve Semih parlayan yıldızlardı.Her neyse,Matadorları da devirdik hani şu dünya şampiyonu olan..Artık şampiyon kim olur bilemem daha erken ama bizim için hep onlar ...Her neyse,iyiki varsınız ve takibinizdeyiz!
Özgün Kıl,Özgür Bırak
Düşünceler...kendimize ait hissederiz ama bir yerlere hapsederiz onları.Özgür bırakmak yerine orda kalmasını yeğleriz,kafamızın içinde.Duygular, hissedilenler düşünceleri kamçılar,
düşüncelerde bize bazı çağrışımlar yapar.Mesela palindromik anlar beni üzer hep,bu üzüntüde beni bir düşünce yığınına doğru iter ve... ne olup bitiiğini nasıl geçirdğimi bile hatırlayamadığım - bundan pişmanlık duyduduğum - 2002 yılını, bir daha yakalayamacağım 2112 yılını ve arada sıkışıp kalmış 110 yıl içinde gebereceğim çağrışımını yapar :)
Tabi böyle uzattığıma bakmayın düşünce hızıyla geçiyorlar aklımdan.
İşte kafamızın içinde ışık hızından bile daha çabuk hareket eden düşüncelerimizi hapsettiğimiz bir diğer yerde çöp kutusu! Evet çöp kutusu.Düşüncelerimizi yazarız çizeriz,allayıp pullatıp süsleriz, herşeyden önemlisi emek veririz. Ee sonra? İstikamet çöp kutusu! - hemde basket :P
Ne yap? Yeteneğini çöpe atma! - bunu adidas reklamında görmüştüm,hemde ayakkabı reklamı! ''ne alaka lan?hö?ha?'' falan dedim ama sonradan anladım ki basket ayakkabısı reklamıymış.Benim jeton daha sonra düştü - Oldukça anlamlı bu söz kafamdaki çarkları döndürdü. ' ne kadar doğru bir söz ' dedim kendime. Dehşetengiz bir ifadeyle - (nazocan) bu da bir çağrışım...neyse o beni anladı - yazma isteği geldi. Haklıydım.
Bunu yapmamıza neden olan şey eleştiri korkusu sanırım. Önemli olan başlangıçtaki cesareti göstermek değilmiydi? Evet oydu. E o zaman daha ne,kime ne,sanane!
Önemli olan bir diğer şeyde özgün olmaktır.Düşüncelerin sana ait olmalı.Başkalarının müdahale etmesine izin vermemek,hiçkimsenin etkisinde kalmamak,özgür iradenle karar vermek bazı şeylere,en ufak şeylerde bile. Biri senin muse sevmemeni yargıladı diye muse dinlenmez,her ne kadar ciddiye alsanda. İki üç kere Arctic'i yerdi diye onları dinlemekten vazgeçilmez. İşte burda diyorum ki; Resistance! Bu senin elinde.
Kısacası düşüncelerini hapsetme, özgünlüğünü yitirme. Özgün kıl, özgür bırak ...
düşüncelerde bize bazı çağrışımlar yapar.Mesela palindromik anlar beni üzer hep,bu üzüntüde beni bir düşünce yığınına doğru iter ve... ne olup bitiiğini nasıl geçirdğimi bile hatırlayamadığım - bundan pişmanlık duyduduğum - 2002 yılını, bir daha yakalayamacağım 2112 yılını ve arada sıkışıp kalmış 110 yıl içinde gebereceğim çağrışımını yapar :)
Tabi böyle uzattığıma bakmayın düşünce hızıyla geçiyorlar aklımdan.
İşte kafamızın içinde ışık hızından bile daha çabuk hareket eden düşüncelerimizi hapsettiğimiz bir diğer yerde çöp kutusu! Evet çöp kutusu.Düşüncelerimizi yazarız çizeriz,allayıp pullatıp süsleriz, herşeyden önemlisi emek veririz. Ee sonra? İstikamet çöp kutusu! - hemde basket :P
Ne yap? Yeteneğini çöpe atma! - bunu adidas reklamında görmüştüm,hemde ayakkabı reklamı! ''ne alaka lan?hö?ha?'' falan dedim ama sonradan anladım ki basket ayakkabısı reklamıymış.Benim jeton daha sonra düştü - Oldukça anlamlı bu söz kafamdaki çarkları döndürdü. ' ne kadar doğru bir söz ' dedim kendime. Dehşetengiz bir ifadeyle - (nazocan) bu da bir çağrışım...neyse o beni anladı - yazma isteği geldi. Haklıydım.
Bunu yapmamıza neden olan şey eleştiri korkusu sanırım. Önemli olan başlangıçtaki cesareti göstermek değilmiydi? Evet oydu. E o zaman daha ne,kime ne,sanane!
Önemli olan bir diğer şeyde özgün olmaktır.Düşüncelerin sana ait olmalı.Başkalarının müdahale etmesine izin vermemek,hiçkimsenin etkisinde kalmamak,özgür iradenle karar vermek bazı şeylere,en ufak şeylerde bile. Biri senin muse sevmemeni yargıladı diye muse dinlenmez,her ne kadar ciddiye alsanda. İki üç kere Arctic'i yerdi diye onları dinlemekten vazgeçilmez. İşte burda diyorum ki; Resistance! Bu senin elinde.
Kısacası düşüncelerini hapsetme, özgünlüğünü yitirme. Özgün kıl, özgür bırak ...
11 Eylül 2009 Cuma
Başlıksız başlık dedik.
Şunu fark ettim de yaz vakti hep evdeyseniz ve vaktinizin büyük kısmı pc de geçiyorsa anneniz ve varsa ablanızla ilişkileriniz her zaman sallantıda oluyor.Yapacak birşeyim çok aslında ama evim benim için negatif bir enerji.Hayır,bu aileni sevmemek yada onlara gıcık olmakla falan alakalı değil.Yazları tatile çıkınca hiç sıkılmıyorum,gene ailemle kapalı çatı altında olmama rağmen.İlginç paranoyalarım var bu evde ne kadar çok durursam o kadar depresif oluyorum,aman Allah'ım! Bunu test ettim ne kadar uzak o kadar mutluyum(nasıl test ediliyorsa) ve okuldan nefret etmeme rağmen okul için şuan şafak sayıyorum.
Okul demişken bizim okul bir tanedir.Kopya vakası olmasın diye alt sınıflarla karışık oturtturulduğumuz ve sınav başladıktan 10-15 dk sonra sınav kağıtlarının getirildiği,hatta bu yüzden ağlayan öğrenciler görülmüştür.Cumartesi günü dersimiz olmadığımız halde okula gelip 3 sınav ard arda olmuşuzdur.Çok zekidir bizim öğretmenlerimiz ders saatimiz gitmesin diye cumartesi günü yapalım demişler,çok zevkli oluyor çünkü derslerimiz.İşte bizde onlar gibi zeki olma yolunda yetişen nesillerdeniz(!).(Dikkat bunlar gerçektir ;p)
Her neyse,burda bulunma amacımız okul,yaz tatili vs klasiklerini belirtmek değil herhalde.Hayata dair mutluluğumuzu,sıkıntımızı,sitemimizi yada mizahi durumlarımızı paylaşma amaçlı geldik buraya.İyi insanlarız biz,panik yok.
Bende hoşgeldim buraya diyerek kapatayım..
Okul demişken bizim okul bir tanedir.Kopya vakası olmasın diye alt sınıflarla karışık oturtturulduğumuz ve sınav başladıktan 10-15 dk sonra sınav kağıtlarının getirildiği,hatta bu yüzden ağlayan öğrenciler görülmüştür.Cumartesi günü dersimiz olmadığımız halde okula gelip 3 sınav ard arda olmuşuzdur.Çok zekidir bizim öğretmenlerimiz ders saatimiz gitmesin diye cumartesi günü yapalım demişler,çok zevkli oluyor çünkü derslerimiz.İşte bizde onlar gibi zeki olma yolunda yetişen nesillerdeniz(!).(Dikkat bunlar gerçektir ;p)
Her neyse,burda bulunma amacımız okul,yaz tatili vs klasiklerini belirtmek değil herhalde.Hayata dair mutluluğumuzu,sıkıntımızı,sitemimizi yada mizahi durumlarımızı paylaşma amaçlı geldik buraya.İyi insanlarız biz,panik yok.
Bende hoşgeldim buraya diyerek kapatayım..
Şehir Hayatı
Gece olur da pencereden bakarsam, şehir ışıkları parlar gözümde. Tıpkı yalancı bir sevgili gibi, şehri sevsem mi sevmesem mi bir türlü karar veremem. Sadece yaşarım, o da haritaların üstünde ismiyle durur öylece. Filmlerde gördüğümüz karanlık yüzünün yanında bir de güzelliği vardır kimsenin önemsemediği. Endüstriyel bir güzellik. Gece, Güneş uzun binaların arkasından battıktan sonra yağmur bulutları gökyüzünde kol gezerken minik yıldızlar gibi parlar şehir ışıkları. Uzakta ışıl ışıl, yakında altın külçesi gibi, uzaydan ateşböceklerinin partisi gibi.Tıpkı yıldızlar gibi; bazıları göz kırpar, bazıları ise öylece parlar. Gözlüklerinizdeki yansımalardan dinlerler iltifatlarınızı. Uzaktan size taşınan telaşlı ve karşılacaklarına hazırlanan bir ambulansın konuşması, rüzgar gibi kulaklarınızdan eser gider öylece. Telaşlı kornalar, bazen küfürler doldurur havayı. Uyumak nedir bilmez şehir, ister gece 4 ister sabah 9, daima ayaktadır tüm enerjisiyle. Ay gökyüzünde yükseldikten sonra gökdelenlerin arasına düşer ışığı. Gözyaşlarını parlatır, yağmur damlalarına bakınca sanarsınız gökten elmas yağıyor. Yeniden bir rüzgar eser, küçücük yağmur damlaları çarpar yüzünüze. İçerdeki televizyonun sesi daha bir kısık gelir, şehir daha da büyür gözlerinizde. Kendinizi ona bir adım daha yakın hissedersiniz. Bir adım daha. Sevdikleriniz sizden uzak olsa da, hatırlarsınız bu gökyüzü aslında Dünya denen evin çatısıdır. Irak odalardır, uzun koridorlardır mesafeleri yaratan. Sessiz bir tebessüm yayılır suratınıza, uzak köşelerde birileri gözyaşı dökmektedir o anda. Biri veda mektubu yazmaktadır o anda. Biri yanına kıvrılmış kediyi sevmektedir o anda. Şehir biraraya toplar bu farklı Dünyaların farklı insanlarını... Mesafeleri kapatır... Yalnızlık daha imkansızdır... Daha imkansız.
Lucky Ricky
Minicik patileriSiyah beyaz tüyleri
Şapşal bakan gözleri
Yerim ben Lucky Ricky.
İçtin 2 bardak sütü
Yayladın o küçük dötü
Şimdi tuvalet vakti
Hazır mısın Lucky Ricky?
Mahmur bakan gözleriyle
''Yerim seni'' sözleriyle
Şu kısacık hayatına
Hoşgeldin Lucky Ricky. =)
*Bu şiir için ilham kaynağım küçük mü küçük,tatlı mı tatlı, mini mini kedicik Ricky.
Ben Stechead',herkese merhabalar...
Tanışma faslı!
Gerçek kimliğimizi ifşa etmek yok dedik,gizemli olalım dedik,ama ben BECEREMİYORUM.Ne yazık ki.Gizemli ve güzel yazabilmeyi çok isterdim ama yok abi,yapamıyorum ya olmuyo.Her şeyi bir anda söyleyivermek geliyor içimden.Ama kurallara uymalıyım,öyle değil mi?
Yukarıda da dediğim gibi,güzel yazmayı pek beceremem.Kanıt isterseniz kişisel bloguma bakabilrisiniz.Yeterince saçmaladığımı düşünüyorum orada.
İçimden geldiği zaman son derece mantıklı yazılar yazabilirim.Ama içimden hiçbir şey yazmak gelmediğinde de sırf gıcıklığına birbirinden dandik,birbirinden saçmasalak yazılar yazabilitem oldukça yüksek.Bu yüzden,siz okursever insanların tepesini attırmamak için yalnızca içimden geldiği zaman yazacağım.İçimden ne zaman gelir,tam olarak bilmiyorum,içime bağlı(böyk iğrenç bir espri oldu kusuruma bakmayın).Sadede geleyim,elimden geldiği kadar bu blogda adam gibi bir yazar olmaya çalışacağım.
Her neyse,fazla bile konuştum aslında.Ben Sunburn Syndrome ve hepinizle tanıştığıma çook memnun oldum!
Yukarıda da dediğim gibi,güzel yazmayı pek beceremem.Kanıt isterseniz kişisel bloguma bakabilrisiniz.Yeterince saçmaladığımı düşünüyorum orada.
İçimden geldiği zaman son derece mantıklı yazılar yazabilirim.Ama içimden hiçbir şey yazmak gelmediğinde de sırf gıcıklığına birbirinden dandik,birbirinden saçmasalak yazılar yazabilitem oldukça yüksek.Bu yüzden,siz okursever insanların tepesini attırmamak için yalnızca içimden geldiği zaman yazacağım.İçimden ne zaman gelir,tam olarak bilmiyorum,içime bağlı(böyk iğrenç bir espri oldu kusuruma bakmayın).Sadede geleyim,elimden geldiği kadar bu blogda adam gibi bir yazar olmaya çalışacağım.
Her neyse,fazla bile konuştum aslında.Ben Sunburn Syndrome ve hepinizle tanıştığıma çook memnun oldum!
10 Eylül 2009 Perşembe
Yeni Bir Başlangıç
Etrafına baktı. Minik patileri ıslak asfaltın üstünde titriyordu. Korkmuştu. Hem de çok.
Yine o kocaman metal yığınlarından biri geldi üstüne, yaratığın kocaman sarı gözleri sinirle parlıyordu.
"Bu sefer... Sanırım annemin anlattığı o yere gideceğim..."
Annesi neredeydi şimdi? Etrafına baktı. Ne kardeşlerinden ne de ondan eser yoktu. Kaçacak yer de.
İyice büzüldü, son anda kurtuldu yaratığın kocaman plastik ayaklarından. Çok büyüktü o. Çok korkunçtu. Minicik boyunu düşündü. O ise bu şehir için çok küçüktü.
Hiç cesareti kalmamıştı, emindi hatta: Buradan çıkamayacaktı. Direnmenin anlamı yoktu. Ufacık aklına rağmen farkındaydı bu gerçeğin. Yine de son bir güçle üstüne hızla gelen "araba" denen şu canavarlara tısladı.
Araba durdu ve bir adam indi arabadan.
Kedi, korkuyla gözlerini ona dikti. Etrafındaki arabalar kükrüyordu.
Yanına geldi adam, onu yerden aldı. Gerisini düşünmek istemiyordu, arabanın koltuğunda kıvrılıp uyudu.
Uyandığında tam 6 tane kocaman göz ona bakıyordu. Karton bir kutunun içindeydi. Etrafı gazetelerle çevriliydi. "Cennet dedikleri böyle bir yer olmalı." dedi kendi kendine. Hayatı anlamamıştı zaten, cennet de o kadar anlamsızdı herhalde. Daha hayatının ilk ayında korkunç canavarlar onu öldürmeye çalışmıştı. Varlığının onları neden rahatsız ettiğini anlamamıştı oysaki. O çok küçüktü, önemsenmeyecek kadar küçük. Sevilmeyecek kadar küçük.
Birden biri eline aldı onu, sonra tekrar koydu kutuya. Şimdi patileri artık o soğuk ve ıslak asfaltı unutmuştu sanki, yumuşacık kazağın üzerinde gezindi.
Her ne kadar onlara güvenmese de, başını kaldırıp o 6 tuhaf göze baktı. Evde bir de köpek olmalıydı, bir havlama duydu. Ama burdan göremiyordu ki. Dünyası da onun gibi küçücüktü, şimdilik.
İçlerinden biri elini uzatıp minicik kafasını okşadı ve dedi ki:
"Evine hoşgeldin Ricky."
Yazdığım kısa bir hikayeyle size merhaba diyorum. Ben Ruby D. ...
Hikayemi okurken ne düşündünüz bilmiyorum ama blog'un adresinin tam tersine bu gerçek. Tam bugün hayatıma bu kedi girdi işte, minik Ricky. Siyah-beyaz, tıpkı hayatın kendisi gibi. Oldukça meraklı, hepimiz gibi. Hayatın karşısına çıkardığı her engele karşın yine de huzurlu, artık olması gerektiği gibi.
Hayatının sona erdiğini düşünürken, apartmanların çevresinde dolaşan onca kedinin aksine birden kendini sıcak bir yuvada bulmasıdır beni şaşırtan. Şans mı bu? Yoksa bana ilham perisi olmak onun görevi mi? Kim bilir? Yoksa bu korkularına direnişinin bir ödülü müydü?
Asla cevaplanmayacak sorular, ardında bize ufak bir ipucu veriyor sanki. Hayatın karşımıza ne zaman ne çıkaracağı hiç belli olmuyor ve en son dakikaya kadar direnmek tahmin bile edemeyeceğiniz yollara çıkabiliyor aniden.
Bazen de arkadaşlarınıza uyup, sesinizi bir ton yükseltmek de direnmektir. Bir blog'a yazı yazmak bile size susturmak isteyenlere bir direniştir.
Herkes gözlerini yere dikmişken siz gökyüzüne bakın, evet, komşunun bahçesindeki çimler belki sizinkinden daha yeşil ama onun da gökyüzü mavi, sizin de.
İnsanlar genetik olarak %99,9 aynıyken başkasını sizden üstün görmek niye? Onun kabullendiklerini kabullenmek niye?
Bir son, yeni bir başlangıç.
Merhaba.
Yine o kocaman metal yığınlarından biri geldi üstüne, yaratığın kocaman sarı gözleri sinirle parlıyordu.
"Bu sefer... Sanırım annemin anlattığı o yere gideceğim..."
Annesi neredeydi şimdi? Etrafına baktı. Ne kardeşlerinden ne de ondan eser yoktu. Kaçacak yer de.
İyice büzüldü, son anda kurtuldu yaratığın kocaman plastik ayaklarından. Çok büyüktü o. Çok korkunçtu. Minicik boyunu düşündü. O ise bu şehir için çok küçüktü.
Hiç cesareti kalmamıştı, emindi hatta: Buradan çıkamayacaktı. Direnmenin anlamı yoktu. Ufacık aklına rağmen farkındaydı bu gerçeğin. Yine de son bir güçle üstüne hızla gelen "araba" denen şu canavarlara tısladı.
Araba durdu ve bir adam indi arabadan.
Kedi, korkuyla gözlerini ona dikti. Etrafındaki arabalar kükrüyordu.
Yanına geldi adam, onu yerden aldı. Gerisini düşünmek istemiyordu, arabanın koltuğunda kıvrılıp uyudu.
Uyandığında tam 6 tane kocaman göz ona bakıyordu. Karton bir kutunun içindeydi. Etrafı gazetelerle çevriliydi. "Cennet dedikleri böyle bir yer olmalı." dedi kendi kendine. Hayatı anlamamıştı zaten, cennet de o kadar anlamsızdı herhalde. Daha hayatının ilk ayında korkunç canavarlar onu öldürmeye çalışmıştı. Varlığının onları neden rahatsız ettiğini anlamamıştı oysaki. O çok küçüktü, önemsenmeyecek kadar küçük. Sevilmeyecek kadar küçük.
Birden biri eline aldı onu, sonra tekrar koydu kutuya. Şimdi patileri artık o soğuk ve ıslak asfaltı unutmuştu sanki, yumuşacık kazağın üzerinde gezindi.
Her ne kadar onlara güvenmese de, başını kaldırıp o 6 tuhaf göze baktı. Evde bir de köpek olmalıydı, bir havlama duydu. Ama burdan göremiyordu ki. Dünyası da onun gibi küçücüktü, şimdilik.
İçlerinden biri elini uzatıp minicik kafasını okşadı ve dedi ki:
"Evine hoşgeldin Ricky."
Yazdığım kısa bir hikayeyle size merhaba diyorum. Ben Ruby D. ...
Hikayemi okurken ne düşündünüz bilmiyorum ama blog'un adresinin tam tersine bu gerçek. Tam bugün hayatıma bu kedi girdi işte, minik Ricky. Siyah-beyaz, tıpkı hayatın kendisi gibi. Oldukça meraklı, hepimiz gibi. Hayatın karşısına çıkardığı her engele karşın yine de huzurlu, artık olması gerektiği gibi.
Hayatının sona erdiğini düşünürken, apartmanların çevresinde dolaşan onca kedinin aksine birden kendini sıcak bir yuvada bulmasıdır beni şaşırtan. Şans mı bu? Yoksa bana ilham perisi olmak onun görevi mi? Kim bilir? Yoksa bu korkularına direnişinin bir ödülü müydü?
Asla cevaplanmayacak sorular, ardında bize ufak bir ipucu veriyor sanki. Hayatın karşımıza ne zaman ne çıkaracağı hiç belli olmuyor ve en son dakikaya kadar direnmek tahmin bile edemeyeceğiniz yollara çıkabiliyor aniden.
Bazen de arkadaşlarınıza uyup, sesinizi bir ton yükseltmek de direnmektir. Bir blog'a yazı yazmak bile size susturmak isteyenlere bir direniştir.
Herkes gözlerini yere dikmişken siz gökyüzüne bakın, evet, komşunun bahçesindeki çimler belki sizinkinden daha yeşil ama onun da gökyüzü mavi, sizin de.
İnsanlar genetik olarak %99,9 aynıyken başkasını sizden üstün görmek niye? Onun kabullendiklerini kabullenmek niye?
Bir son, yeni bir başlangıç.
Merhaba.

Kaydol:
Yorumlar (Atom)



